5   +   9   =  

Moda dünyasının en tanınmış, üretken ve ikonik tasarımcılarından Karl Lagerfeld, 19 Şubat 2019’da Paris’te hayatını kaybetti. Kariyerine 1955’te Pierre Balmaine‘de asistan olarak başlayan Alman tasarımcı, 1983’te Chanel‘e katıldı ve son 36 yılını bu çatı altında geçirdi. Chanel’de çalıştığı sürece daha önce danışmanlığını yaptığı İtalyan modaevi Fendi‘nin de kreatif direktörlüğünü üstlendi, ayrıca kendi adıyla bir moda markası yarattı.

Lagerfeld, yalnızca tasarımlarıyla değil, moda defilelerini yeni boyutlara ulaştırmasıyla da tanındı. Podyumlarını farklı biçimler alabilen tiyatro sahnesi gibi kurgulayarak, defilelerini özel jetler, kruvaziyerler, süpermarketler ve kumarhaneler gibi alışılmadık mekânlara taşıdı. Lagerfeld, modaya hükmederken dünya hiç şüphesiz daha eşitsiz bir yer hâline geldi. Devasa moda endüstrisinin dümenindeyken ürettiği tasarımları ve düzenlediği şatafatlı defileleri sayesinde, üzerinde büyük çaba harcadığı albenili imgesini dünyanın daha “renksiz” ve daha yoksul köşelerine bile ulaştırdı. Hiç çıkarmadığı siyah güneş gözlükleri ve parmakları açık eldivenleriyle modayla ilişkisi olmayanlar tarafından da bilinen tuhaf ama anlaşılabilir bir şöhrete dönüştü. Hayatını kaybettiğinde 85 yaşındaydı, neredeyse kendisi kadar ünlü kedisi Choupette‘ye bıraktığı 300 milyon dolarlık miras (!?) ise yeniden haberlere konu oldu.

Karl Lagerfeld, Chanel’in Sonbahar/Kış koleksiyonu için hazırlanan defilenin sonunda modelleri tarafından alkışlanıyor. Paris, 1983. Fotoğraf: AP

Alanındaki yaratıcılığıyla sayısız övgüye mazhar olan tasarımcının ölümü elbette moda endüstrisini yasa boğdu. Ancak ırkçılığı ve kadın düşmanlığı çoğunlukla geçiştirildi. Mesela, Lagefeld’in selefi Coco Chanel’in bir Nazi sempatizanı olduğundan haberdar olmaması imkânsızdı. Üzerinde yükseldiği mirasın bu yönü onu pek ilgilendirmedi. Almanya’nın 2017’de Suriyeli mültecileri kabul etmesinin ardından yaptığı ırkçı açıklamaların da şöhretine pek zararı olmamıştı. Ona göre mültecilerin Avrupa’da yeri yoktu. Üstelik bu yorumlarını Polonya’daki Neo-Nazi grupların mülteci karşıtı gösterilerinden hemen sonra kamuoyuyla paylaşmıştı.

Politik görüşünün moda endüstrisinde yankı uyandırmamış olması pek de sürpriz değildi, ancak Lagerfeld’in kadın düşmanlığı hemen herkes tarafından biliniyordu. Mesela, feminist olmayı yalnızca “çirkin” kadınlara yakıştıracak kadar ilkel bir zihniyete sahipti. Coco Chanel’i de böyle savunmayı seçmişti. Dahası, moda endüstrisinin en üst basamaklarındaki modellerin yeme bozukluğuyla ilgili de en ufak bir problemi yoktu. Modanın hayallerden ve illüzyonlardan ibaret olduğunu saklamıyor, büyük beden modellere olan nefretini gizlemiyordu. Geçen yıl verdiği bir röportajda ise #MeToo hareketinden sıkıldığını söyleyecek ve tecavüzleri meşrulaştıracak kadar ileri gitmişti.

Karl Lagerfeld, 2007/2008 koleksiyonunun defilesini gerçekleştirdiği Chanel jetinde. Fotoğraf: Gabriel Bouys/AFP/Getty Images

Sanat ile sanatçıyı, tasarım ile tasarımcıyı veya mesleki başarı ile politik duruşu birbirinden ayırarak değerlendirme eğiliminin ihlal ve suistimal döngüsünü durdurmadığını, bilakis bu döngünün sürmesini sağladığını biliyoruz. Özellikle Karl Lagerfeld gibi alanının önde gelen figürleri bu eğilim sayesinde söylediklerinin veya yaptıklarının bedelini asla ödemiyor. Moda endüstrisi de Lagerfeld’i özgün, benzersiz ve saygın bir tasarımcı olarak hatırlamaya devam ediyor. Bunları yeterince konuşmadığımız sürece, ayrıksı ve yaratıcı bilinen başka isimler de “özgürce” saçmalamaya ve bedelini ödememeye devam edecek.